
⚓️ Giriş: Bir Hayalin Doğuşu
Her büyük macera, bir hayalle başlar. 1970’li yılların Türkiye’sinde, İstanbul Ortaköy’deki Yüksek Denizcilik Okulu’nda okuyan üç genç, sıradan bir öğrencilik hayatı yaşamıyordu. Ömer Salcı (21), Tuncay Saral (21) ve Hüseyin Kolluoğlu (19), denize ve tarihe olan tutkularıyla yanıp tutuşuyordu.
Her şey, büyük denizci Turgut Reis’e duydukları hayranlıkla başladı. Onun kabrini Libya’nın başkenti Trablus’ta ziyaret etme fikri, giderek bir tutkuya, bir “olmazı başarma” arzusuna dönüştü. Bu fikirlerinin mimarı ise, kendisi de bir deniz aşığı olan avukat Ahmet Mukbil Yazman’dı. O, bir yıl önce İstanbul’dan Marmaris’e kadar yaptığı benzer bir yolculuğun ilhamıyla gençlere, “Akdeniz’e açılın ve Libya’ya gidin” diyerek bu çılgın projede en büyük destekçileri oldu.
🔨 Zorlu Hazırlık ve “Turgut Reis” Teknesi
Parasız yatılı öğrenciler için böyle bir seferin hazırlıkları neredeyse imkânsızdı. Okul, böyle tehlikeli bir girişime kesinlikle izin vermiyordu. Ancak gençler yılmadı. Hikayelerini duyan dönemin ünlü gazetecisi Necati Zincirkıran ve Kaptan Ferit Biren onlara sahip çıktı. Zincirkıran’ın girişimleriyle Günaydın Gazetesi, Haliç-Ayvansaray’da usta tekne yapımcısı İsmail Usta’ya bir sandal sipariş etti.
Böylece, efsanevi yolculuğun gerçekleştirileceği tekne doğdu. Adı “Turgut Reis” olan bu ahşap sandal, sadece 6.5 metre boyunda, 1.8 metre eninde ve 65 cm su çekimindeydi. Yanlarına, okuldan ödünç aldıkları eski bir 9 beygir içten takmalı motor ve sınırlı sayıdaki 100 litrelik su tankı ile donatıldılar.
🚩 Yola Çıkış ve Türkiye Kıyıları
1 Temmuz 1975 tarihinde, Denizcilik Kabotaj Bayramı’nın coşkusuyla Ortaköy’den demir alarak yola çıktılar. İlk hedefleri, Bodrum’un Turgut Reis köyünden toprak alarak, götürecekleri Türk bayrağına dikmekti.
Bu ilk etapları bir zafer yürüyüşü gibiydi. İstanbul’dan itibaren Marmara Denizi’nde uğradıkları her adada, koyda halk, balıkçılar ve bahriyeliler tarafından sevgi ve yardımla kucaklandılar. Karşılaştıkları her manzara, onlara moral veriyordu. Yolculuklarının bu kısmında, heyecan verici bir sürprizle karşılaştılar. Bozcaada Limanı’nda, kendilerini karşılayan Liman Başkanı Sezer Dedeoğlu, dönemin başbakanı Bülent Ecevit’e o kadar benziyordu ki, bu anı ömür boyu unutamadılar. Marmara Adası’nda da bir süre konakladılar ve adalılar tarafından büyük bir ilgiyle karşılandılar.
Yaklaşık bir ay süren bu iç deniz seyri boyunca, sadece coşku değil, zorluklar da vardı. Daha ilk gecelerde Marmara Denizi’nde aniden kopan bir fırtına, 7.5 metrekarelik yelkenlerini yırttı. Ayrıca, motorun kısa egzoz borusu nedeniyle kendi egzoz gazından zehirlenme tehlikesi atlattılar. Bu sorun, ilerleyen günlerde bir usta tarafından uzatılarak çözüldü.
🌊 Açık Deniz: Akdeniz’in Çilesi
Son Türk noktası olan Knidos Burnu’nu geride bıraktıktan sonra, asıl mücadele başlıyordu: Akdeniz. Rüzgarlar daha sert, dalgalar daha yüksekti.
Sadece yelken ve kürekle ilerleyen bu küçük sandal, dev dalgaların arasında bir oyuncak gibi savruluyordu. Her an devrilebilecekleri korkusuyla, gece gündüz demeden nöbet tuttular. Uykuları bölünen, zorlu anlarda teknede biriken suyu boşaltmak için kovalarla mücadele eden üç genç, hem denizle hem de kendi sınırlarıyla savaşıyordu. Sınırlı olan 100 litrelik sularını dikkatle kullanmak zorundaydılar; ne bir mutfakları ne de tuvaletleri vardı. Tüm ihtiyaçlarını teknede, denizci maharetleriyle çözmek durumundaydılar. Rota takibi için yanlarında deniz haritaları ve ilkel navigasyon aletlerinden başka bir şeyleri yoktu. Bu zorlu koşullar, bazen umutsuzluğa kapılmalarına neden olsa da, Turgut Reis’in mezarına ulaşma hayalleri onları ayakta tuttu.
🇱🇾 Libya’ya Varış: Kahramanlar Gibi Karşılama
Günler süren bu amansız mücadelenin ardından, nihayet Libya kıyıları göründü. Ancak karşılaşma bekledikleri gibi olmadı. Sahilde onları fark eden askerler, hemen silahlarını doğrulttu. Kıyıya yanaştıklarında, gençler tekneden Türk bayrağını ve dönemin Libya lideri Kaddafi’ye hitaben yazılmış bir mektubu gösterdiler. Bunu gören askerlerin tavrı bir anda değişti. Silahlar indi ve bu cesur Türk gençleri, devlet konuğu gibi ağırlanmaya başlandı.
Libya’daki ilk durakları, büyük bir coşkuyla karşılandıkları Bingazi oldu. Ardından Misurata’ya uğradılar. Her iki şehirde de çalışan Türk işçiler, onları adeta bir kahraman gibi karşılayıp bağırlarına bastı. En büyük hedefleri olan başkent Trablus’a vardıklarında ise duygular zirve yaptı. Burada da Türk işçilerin sevgi gösterileriyle karşılandılar. Dönemin Dışişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil’in girişimleriyle, Kaddafi ile görüşme imkânı bulup getirdikleri bayrağı teslim ettiler.
En anlamlı an ise, Bodrum’dan getirdikleri toprağı ve Türk bayrağını, Turgut Reis Camii’nin bahçesindeki kabre ulaştırmak oldu. Yüzyıllar sonra, genç Türk denizciler, büyük amirallerine olan vefa borçlarını ödemenin haklı gururunu yaşıyordu.
🏠 Dönüş ve Sonsuza Dek Sürecek Gurur
Görevlerini tamamlayan üç genç, aynı azimle Türkiye’ye dönüş yolculuğuna başladı. Dönüş yolunda da zorlu deniz koşullarıyla mücadele ettiler. Türk sularına girdiklerinde ise onları sürpriz bir karşılama bekliyordu. Dönemin Başbakanı Bülent Ecevit, onları bizzat Gelibolu’da karşılayarak alkışladı.
Tüm Türkiye’nin gurur duyduğu bu üç genç, imkânsızı başarmanın ve büyük bir denizciye olan saygılarını göstermenin kahramanları olarak tarihe geçtiler. Yıllar sonra Kaptan Ömer Salcı’nın da dediği gibi: “Kimse sormadan hemen açıklayalım, dünyanın pek çok ülkesini kıskandıracak bir konumdaki kıyılara sahipken, bütün bunlara sırtını dönen bir ülkenin Genç Turgut’ları olarak, bizi denizciliğe özendiren büyük denizci Turgut Reis’e şükranlarımızı sunmak gerektiğini düşündük.”
Kaynak: DenizKartalı